Yüzleşme

"Kapıda biri mi var?" Bir kedi, yıllar sonra eski sahibinin kapısını sadece hesap sormak için çalarsa ne olur? Sevgi yerine sadece konfor sunulan bir canın, beton zeminlerde geçen yalnızlığını ve dilsiz çığlıklarını anlatan sarsıcı bir yüzleşme hikayesi. Sahiplenmek mi, yoksa gerçekten sevmek mi? Bu hikaye, hayvan sevgisine bakış açınızı değiştirecek.

DENEMEÖYKÜ

Kazım Bilgeçli

3/25/20268 min read

Kapıda biri mi var?

Zil çalmamıştı. Dışarıda oynayan çocukların ve o günün sabahı ineğinin keyfine göre verdiği sütü satan Seyfi Efendi’nin bilmem kaçıncı el pikabının görünüşüne inat çalan havalı kornasından başka bir şey duyulmuyordu. Gözlüğümü çıkardım, ayracı kitabımın altını defalarca çizdiğim sayfasının yanı başına koyduktan sonra kapıya yürüdüm. Küçük kapı dürbününden baktığımda komşunun tokmağından başka bir şey göremedim.

Kapı, bana garezi olan birinin, son model aracımın kaportasını, anahtar ucuyla boydan boya çiziyormuş gibi cayırdıyordu. Kapıyı hafifçe araladım. Emniyet kilidinin izin verdiği aralıktan girdiğini, salonun orta yerinde boy gösteren küçük halının, suratı parçalanırken çıkardığı boğuk çığlıklardan anladım. O da, ben de, omzumuzun üstünden birbirimize baktık. Sohbet etmeye gelmediği belliydi.

Ne o? Yoksa bana hoş geldin demeyecek misin? Tanıdın öyle değil mi? Bu kadar çabuk unutmuş olamazsın.

Minik diliyle sol bıyığını yalarken sevgi dışında kalan diğer duyguların parlattığı yeşil gözleriyle bana bakıyordu.

Kuyruğunu dikerek duvar kenarından pencerenin önündeki turuncu koltuğa doğru yürüdü ve tek sıçrayışta kelebek gibi kondu. Aralık pencereden kendine yol bulan rüzgâr, perdeyi bir dalga gibi gri yüzünü kaplıyor sonra yalayarak geri çekiliyordu. Üşümüştü. Ayaklarını altına topladı.

Kapıya yakın duruyordum. Terlemeye başlamıştım. Burnumdan verdiğim nefesler o kadar güçlü ve kesikti ki kontrol edemiyordum. Ne diyeceğimi bilemedim. “O koltuğu çok severdin,” diyebildim. Sesim titriyordu. Gülümsemeye çalışan ağzım, yüzümde saçma sapan mimikler bırakıyordu.

Tanıdık kokular. Güvende hissettiriyor işte.

Ziyarete geldiğine göre beni de unutmamışsın.

Yaşattığımı yaşıyordum. Sevdiğimden korkuyordum.

Geçmişte yaşanan ve zihnimizde yer eden her şey güzel değildir.

Her cümlesinde aşağılıyordu.

Neden böyle hissettiğini anlıyorum. Sana haksızlık ettiğim zamanlar oldu. Ama yine de bu tavrını hak etmiyorum. Sana evimi açtım. Hiçbir şeyini eksik etmedim.

Kapıyı kapayıp salona geldim. Karşısındaki yeni koltuğuma oturdum.

Haklısın. Sana göre her şey yolundaydı; yediğim önümde, yemediğim arkamdaydı. Hastalandığımda ne de güzel paralar saçıldı. Daha ne isterim ki, öyle değil mi? Yeni koltuk almışsın. Benden kurtulduğun için mi?

Tırnaklarını koltuğun derisine geçirip yukarı doğru çekip çekip bıraktı.

Hep bir okuma koltuğum olsun istedim. Sen de biliyorsun.

Salon bir arenaya dönüşmek üzereydi. Önce kitabımı koyduğum sehpanın üzerine, oradan yeni koltuğumun sırt kısmına iki sıçrayışta atladı. Ne zaman geleceği belli olmayan kuyruğunu sabit olmayan aralıklarla yüzümde gezdirdi. Şah damarımı kesip atacak sandım.

Hadi, bir kere olsun dürüst ol. Sen beni hiç sevmedin. Ben yeni ortamlara girmene, olduğundan farklı görünmene yardımcıydım. Adım, varlığım; perde gibi indi seni sen yapanların önüne. Kimse görmedi. Gerçek seni sadece ben gördüm. Ben yaşadım. Yapmaman gerekeni abarttın, yapman gerekeniyse yok saydın.

Derin bir iç geçirip pencereden baktı ve devam etti.

“Buralara yolum düştü. Apartmanın önünden geçerken bir albüm kapağını kaldırıp şeffaf sayfalarda gezinmek istedim. Kendimi özledim. Başımı yukarı kaldırdığımda birinci kattaki evin penceresinden havalanan tül perdeyi ve turuncu koltuğun sokaktan görünen geniş sırtını gördüm. Ayaklarını altına almış, dışarıyı seyreden bir başka ben görmeyince ne çok sevindim. Senin içinse üzüldüm,” gözlerini gözlerimden ayırmadan konuşuyordu.

“Yanına geldiğimde çok küçüktüm. Annemin yanından aldığında sana karşı koyamadım. Bırak, kardeşlerimle kalayım diyemedim. Karnımın altından tuttun. Güçsüz patilerim dört yana açıldı. Beni kirli bir kafesin içine koydun. Senin renksiz hayatına renk katmak, aç ruhunu doyurmak için kareli plastik kafes kapısının ardında bıraktım ailemi. Korkmuştum. İçimde sanki bir kurbağa vardı da çıkmak istiyordu. Salyam ön patilerimi ıslatırken merak edip bakmadın bile. Oysa beni almaya geldiğinde ne tatlı konuşuyordun. Nereye gitti o adam?” Sırtına bana dönüp gece yoldaşı olan sokak lambasının uykulu gözlerini izlemeye başladı. Cümleler cenge giden atlar gibi tozu dumana katarak devam ediyordu.

“Taksinin arka koltuğunda içi taşla doldurulmuş bir yığınla bir bilinmeze giderken miyavlamaya korktum. Kliniğe geldiğimizde, kafesi ucuz market poşeti gibi savururken içinde lastik bir top gibi sağa sola çarptım. Ensemden tutup buz gibi metal masaya, kirli bir çorap gibi yığını gibi bıraktın. Sonra da ağzını büze büze‘neye ihtiyacı varsa yapın ne olur. Hiçbir eksiği kalmasın, daha çok küçük,’ diyordun sevecen taklidi sesinle. Aşılar yapıldı, haplar yutturuldu. Koltuklar zarar görmesin diye tırnaklarım kesildi. Eve geldiğimizde bana ayırdığın iki boş odanın birinde, kum dolu küçük bir leğen, plastik su ve mama kabı vardı. Diğer oda ise boş, bomboştu. Beton bir zemin, kapalı bir pencere ve tül perde, burada büyüyecektim.

Senin, benim için seçtiğin, nerede kesişip nerede birleşeceği belli olmayan bu karmakarışık yollardan geçmeye zorluyordun.

Pencerenin pervazında yürüyüp şimdi boş olmayan o odaya baktı. Sesi artık daha öfkeliydi.

“Önüme oyuncaklar attın. Halının ortasında, her türlü ihtiyacı giderilmiş, sahiplenilerek kurtarılmış küçük bir yavru kediydim. Sevgi yoksunu evine hoş geldim. İlk gece, koynunda yatmak istedim. Ayaklarının yanına geldim. Ensemden tutup boş odanın taş zeminine koydun. Arkana bile bakmadan kapıyı kapatıp, karşı odadaki sıcak yatağına gidip yattın. Kapının altından gelen ışıkla teselli oldum; üşüdüm, ayaklarımı altıma toplayıp, odanın köşesine nokta gibi kondum.

Sokak lambasının ışığı, tül perdenin çiçek deseninden süzülüp odaya yansıyordu. Kapının altından sızan ışık kaybolunca yanına geleyim mi, korkuyorum, üşüyorum demek istedim. Ama ağzımdan ince kesik miyavlamalar çıktı. Dağınık saçlarınla kapıyı açtığında içindeki taşları sağa sola fırlattın. ‘Sus artık yeter!’ diyen sesin yankılandı boş odada. Erimek, beton zeminden kayıp gitmek annemin koynunda uyanmak istedim. O gece, bana biçtiğin hayata ilk adımımı attım. Çaresiz uykuya daldım beton zeminli, boş, soğuk odada. Perdeden yüzüme yansıyan sıcak desenle gözlerimi açtığımda her şey değişir sandım. Açık kapı eşiğinden bilinmeze bir sonraki adımımı atıp içeri girdim. Oyuncaklar ortalığa saçılmıştı. Yerde yuvarlandım belki bakarsın, patilerimin arasından topa vurdum görürsen seversin sandım. Sigara içiyor, dağınık saçlarınla gereksiz programlar izlerken ben sanki yoktum. Duvar kenarından diğer odaya gittim. Mama kabım ve suyum dolu, kumum temizdi. Ama ben elinin sırtımda gezişini merak ediyordum. Sesini duymak, elini yalamak, oyuncaklarımla değil benimle sen oyna diye bekliyordum. Hadi, oynayalım diye miyavlasam anlar mısın? Ne gezer…”

Tekrar koltuğun sırtlığına atlayıp ön patisini yaladıktan sonra devam etti.

“Bayramlar, yeni yıl kutlamaları, yazın uzun güneşli günleri ve kışın soğuk geceleri her yıl acı tatlı sürprizlerle misafir oldu evine. Arkadaşların geldiğinde, beni kucaklarına alıp peluş bir oyuncak gibi sağa sola sallayıp, hoplattılar, yüzümü gözümü ovuşturup sıkılınca ensemden tutup oyuncaktan hevesini alan çocuklar gibi yere bıraktılar. Ama benim bir adım var yok saysanız da. Yaşıyorum, nefes alıyorum, ilgi bekliyorum, üşüyorum, korkuyorum, yaşadığınız duyguları bir kedide olsam ben de yaşıyorum. Tüm duyguları tattım sayende. Sevgi, şefkat dışında. Minnettarım! Elimi tutan zaman sayesinde sana rağmen büyüdüm. Zıplamaya başladığımda zorla çıktım kucağına beni sev artık diye. Mama kabımın yarı dolduğu su kabım yosun tutmaya yüz tuttuğu ve kum kabımın haftada bir temizlenmeye başladığı günler geldi.” Sanki görecekmiş gibi başını yan komşuya doğru çevirerek devam etti konuşmasına.

“Yokluğunda, yan komşuya bırakılan anahtarla açılan aynı kapıdan, farklı yüzler gülümsedi. İhtiyaçlarım karşılandı. Bu kadarı yeter fazlasına ne hacet. Sonra başımı üstünü hafifçe okşayıp kapıyı çekip gittiler. Ben yine oyuncakların arasında yapayalnız oturdum halının orta yerine. Tatile gittiğinde evde nasıl olsa kimse yok diyerek kapatılan kalorifer petekleri yüzünden uzun kış gecelerini üşüyerek geçirdim. Agresifleştim senin yüzünden. Beni zorla kafesin içine koyduğun günlerde,‘acaba bu sefer bedenimde ne yapacaklar? Acı çekecek miyim? Nereye gidiyoruz? Yoksa beni başka birine mi verecek’diye kendi kendime söylenirken sabırla, merakla, ürkerek gittim taş dolu yığının yanında.”

Ayaklarını toplayıp başını yan çevirdiğinde birden üç aylık oldu gözümde. Ağlamaya başladım ama görmedi zehir zifir sivri gerçekleri fırlattı cümle olup canımı yaktı.

“Kollarımı bacaklarımı sağa sola çekiştire çekiştire zorla tüylerimi kestiler. Kesilen tüylerimin ortasından şaşkın sana bakarken gülüyordun. Komik mi görünüyorum? Tarasaydın bu hale gelmezdim. Her şeyim vardı. Eksik olan şey tekti, onu da vermedin. Ne de cimriydin.

Güneşin yaprakların arasından geçip kafes kapısından yüzüme vurduğu gün, elinde sallaya sallaya eter kokulu bir yere götürdün. Benim gibi onlarcasının sesinin yankılandığı beyaz boyalı bu yerde her şey ne kadar da çabuk olmuştu. Enseme vurulan iğneyle bir anda kardeşlerimin yanında annemin memesini emerken buldum kendimi. Bitsin istemediğim andan bulanık açıldı gözlerim. Arka bacağımın ağrısı, zor çevirdiğim başımla gördüğüm tüylerimin üzerinde donmuş kan pıhtıları ve ucuz ellerde kısırlaştırıldığım günün sabahı. Beni almaya geldiğin gün, yere serili bir havlunun üzerinde acı içinde yatarken beni gördüğünde eve gidene kadar ağlamıştın. Yaşananlar unutulmuyor. Kedi de olsan. Yapışıp kalıyor zihninde boş bulduğu yere. Sen beni eşine dostuna göstermelik sahiplendin. Arkadaş çevrende sohbet konusu, eğlencelerinde malzemeydim. Bana sunduğun ucuz hayatın bedelini, sana sormadan evini ve hayatını terk ederek ödedim. Benim bir adım var. Ama yattığım yeri dahi bilmiyorsun. Şimdi huzurluyum. Senden gittiğim için çok mutluyum.“

Turuncu koltuğun üzerinden bebek baktı, patilerini altından çocukça çıkardı, yetişkin bir şekilde gerindi ve melek olup atladı oyuncaksız halının üzerine.

Yine geldiği gibi duvar kenarından yürüdü, aralık kalan sokak kapısından dışarı süzüldü ve gitti. Gerçek miydi tüm yaşadıklarım? Tül perdeyi aralayarak sokağa baktım. Bir kadın, evin karşısındaki ağacın altına mama koyuyor, birkaç sokak kedisi de etrafında dolanıyor, gelecekteki geçmişler bir olmuş bana bakıyor. Kadın bir parça mamada onun için koyuyor, ensesini okşuyor, benim bilmediğim kokusunu kadının kırmızı montuna bırakıyor. Onun adını ben koydum. Saklı bende. Benimkini sormayın. Onunla yüzleştim ama kendimle yüzleşmekten korkuyorum. Onun kadar cesur olamıyorum. Çok utanıyorum.

Kazım Bilgeçli

Ankara, 2026