Müsilaj

Sıradan bir WhatsApp mesajı iki insanı nasıl derin bir yüzleşmeye götürebilir? İletişimsizlik ve içsel sıkışmışlık üzerine çarpıcı bir hikaye. Nagihan Kartal Mut yazdı.

DENEMEEDEBIYAT

Nagihan Kartal Mut

4/13/20264 min read

“Senden bir şey istesem yapar mısın?” Telefonunun ekranına düşmüştü bir kez bu mesaj. Görmezden gelemezdi. Malum uygulamanın mavi renkli çift tikleri sayesinde bu hakkı da elinden alınmıştı. Birkaç kez bu “görüldü” anlamına gelen işaretleri kapatmayı denediyse de ısrarlara dayanamayıp tekrar açtığına çok pişmandı. İnsanların merakına, okunduklarını, görüldüklerini bilme arzularına bir anlam veremiyordu. Kendisi öyle değildi çünkü. Yazmak, cevap vermek isteyen verirdi. Müsait bir vakit ya da müsait bir zihin kollamanın nesi ihmaldi? Üstelik bu kadar şeffafiyet biraz da mahremiyetin ihlali değil miydi? “Ne zaman gördüysem gördüm kardeşim?” Maviye boyanan bu mesaja cevap verme zorunluluğu sinirlerini iyice bozmuştu. Karşılıklı “çevrimiçi” de olmuşlardı işte. Artık yazması, sosyal medya nezaket kurallarınca şarttı(!) Yanlışlıkla yazdığı bir harften ötürü “yazıyor” iletisi de beliriverdi ekranda. “ Bu kadarı fazla ama diye geçirdi içinden. “Oldu olacak, 'düşünüyor', 'ne yazacağını bilemiyor', 'ne isteyeceğinden emin olamıyor', 'seni kırmaktan korkuyor' 'tutamayacağı sözler vermek istemiyor' bunları da üst yazı olarak iletiverin sayın yapay zekâ!” diye söylenirken, “Bir şey demeyecek misin?” mesajı geldi, aynı kişiden. Evet, artık bir şey yazmalıydı. “Keşke” dedirtmeyecek bir cümle kurmalıydı. “İsteyeceğin şeye bağlı”. Yazdı önce. Hayır, bu kadar kaba olmamalıydı. Sildi. “ Tabi, yaparım” yazdı sonra. Hayır, her şeyi yapamazdı. Nihayet esnek, karşı tarafı incitmeyeceğini umduğu bir cümle kurabildi. “Elimden gelen bir şey ise, yapmaya çalışırım”. Bu çok iyi olmuştu. Hem elinden gelmesi, içinden gelmesi demek değildi. Hem de yapmaya çalışırımda yaparım iddiası yoktu. Ekranın sağındaki tek yönlü minik oka dokununca, kararsızlığından kurtulan kelimeler hedefe- Melis-amfi-’ye anında vardı.

Şimdi, o “yazıyor”du... Acaba ne yapmasını isteyecekti kendisinden? Bir döneme iki intihar girişimi, beş dersten üstün derece sığdırmış, Melis adındaki bu kız, tek kelime ile tuhaftı. Amfide ilk tanıştığı kişi olması onu ilk zamanlar biraz ayrıcalıklı kılmasa, görüşmeye de devam etmezdi. Sonradan bu bağ Melis’ten ötürü artmıştı tabi. Özellikle, ikinci intihar girişiminden sonra Melis’in, kendisine çok yakın davrandığını sezmişti. Üstelik bu süreçte onun için özel bir şey yapmadığı gibi, diğer arkadaşlarından farklı olarak “geçmiş olsun” bile dememişti kıza. Aslında tam da bu yüzden, diğerlerinin yaptığı gibi, geçmiş olsun temennisine bürünen “neden, nasıl” sorularıyla onu boğmamış olmasının, bu yakınlığın bir sebebi olabileceğini düşünüyordu. Ölümü arzulayan, ikinci kez de ölmeyi başaramamış birisine geçmiş olsun demek samimi değildi ona göre. “Vazgeçme, tekrar dene” de diyemezdi. “Hayat güzeldir yaşamaya değer” gibi klişe sözlerle geçiştirilecek bir kız hiç değildi. İçten içe ona yardımcı olma arzusu, ama nasıl olacağını bilememe hali Melis’in bu mesajda ne isteyeceğini daha da önemli kılıyordu. “Bana kuvvetli bir zehir getirir misin? Ya da boynuma dolayacağım, beni taşıyabilecek kalın bir ip?” Asla böyle olmayacağını bile bile, bilinçaltından sızan korkularına engel olamayıp, zihninden bunları geçirirken cevap gelmişti. “Benimle sahile gelir misin?” Mesajı ilk okuduğunda “denizde onu boğmamı, ya da boğulduğundan emin olana dek sahilde kalmamı mı isteyecek acaba?” sorusu geçti içinden. Düşüncesinin gülünç olduğunu fark etti ve “Elbette, gelirim” dedi.

Masmavi deniz de Melis de suskundu. Davet eden olmasına rağmen, zorla getirilmiş birinin çekincesi vardı halinde. Kendisine rağmen gelmişti çünkü. İlk kez, karanlığını birisi ile paylaşmaya ihtiyaç duyuyordu. Işığını nasıl yitirdiğini, gölgelerin arasında nasıl kaybolduğunu anlatacaktı birine. Ya da anlatamayacaktı, bilmiyordu. Bir kaç hafta önce, sahile gelmesini istediği bu genç adamın gözlerinde, onu hayata çağıran gizli bir ayna görmüştü. Adam, bu aynaya sırlık ettiğinden habersizdi kuşkusuz. Zaten haberdar olmasını önemsemiyordu. O farkında olsun ya da olmasın yaşama sancısını dindiren bir rastlantıyı yok sayamazdı. İlk aynası ile barışık olamadığı için günden güne büyümüştü bu sancı, artık biliyordu. İnsanın ilk aynasının, annesinin gözleri olduğunu, bebeğin gerçek olan ilk aynayla karşılaşana dek, kendisini annesi sandığını okuduğundan beri bunu düşünüyordu. Gerçek aynadaki aksi ile buluşan minik Melis’in ürkek bakışını hayal ediyordu. “Eksik olduğunu ve tamamlanmak üzere bir yolculuğun başladığını o ilk “ürküntü” ile anlar insan” diyordu çünkü kitapta. Bu satırlardakine benzer bir yüzleşme hissediyordu son zamanlarda. Eksiklik, tamamlanma arzusu ve bunun için bir yolculuğa mecbur olduğu hissi. Bu genç adamın gözlerinde o yolu görmüştü. Adına “aşk”, “tutku”, “sevmek” demek büyüyü bozmak olurdu. Adı konulmadan yürümek istiyordu. Nasıl anlatacaktı ki bunu ona? “Yaşama sancıma iyi gelecek şeyi gözlerinde buldum./ Seninle tamamlanacağımı hissediyorum.” diyemezdi. Bütünden kopuk, parçalanmış cümlelerin arabesk çağrışımı canını sıktı. En iyisi susmaktı.

Ortamın sessizliğini genç adam bozdu. “Deniz çok güzel, keşke kıyıya dalgalarını vurabilseydi, o sesi duyabilseydik”. Melis tek kelimeyle “keşke...” dedi. Adam, bu “keşke” kelimesine sıkıştırılmış onlarca cümlenin ağırlığını hissetti ancak hissetmemiş gibi güncel bir kaygısından söz ederek konuşmaya devam etti. “Musilaj, henüz bu kıyıyı bulmamış, korkarım ki her yeri saracak. Dalgalarını kıyıya vuramayışın intikamını alıyormuş deniz, öyle diyorlar”. Melis’in hüzünlü ve meraklı bakışlarına karşılık bu konuda duyduklarını anlatmaya devam etti. “Dalgaları ile kendini temizleyip, içini dökermiş deniz. Kıyılarındaki boşlukları doldurarak inşa edilen yapılar, yollar ve bir de dalgakıranlar bu döngüye engel olmuşlar. Tatlı tatlı kıyıya ulaşamayan dalgaların, acısını kusmasına musilaj demişler işte. Denizi salyalarını akıtan bir canavara benzetmek, ne büyük haksızlık değil mi?”

Melis, denizi anladı. Kendi kıyısına vuramadığı duygularını, duygu kıranlarını, boşluklarından istifade edenleri, şimdi kendisini bir canavar gibi görenleri içinden bir bir sıraladı. Sonra, “öyle tabi” diyebildi. Bu cümleyi sesli söyleyebildi sadece.

Nagihan Kartal Mut

Ankara, 2026