Geç Anlaşılan
Tuba Gevrek tarafından kaleme alınan 'Geç Anlaşılan' adlı öykü, insanın sıkışmışlık ve çaresizlik duygularını derinlemesine ele alıyor. Su istemekte zorlanan bir adamın hikayesi üzerinden ihtiyaç, mağduriyet ve iletişim kavramlarını sorgulayan bu öykü hepimizin bir yanını yansıtıyor.
EDEBIYATÖYKÜ
Tuba Gevrek
1/20/20263 min read


Kafeye oturduğumda sandalyenin gıcırtısı bile bana bakıyordu sanki. Herkesin yaptığı gibi oturdum, yani oturmak da denirse. Biraz çöktüm aslında. Masanın kenarına parmaklarımı koydum, çekmedim. Bekledim. Garson geldi mi, geldi. Geldiğini biliyorum çünkü sorular her zaman geliyor. İnsan susuzken de sorular gelir zaten. “Hoş geldiniz.” dedi mi, dedi. Ben başımı kaldırmadım. Zaten susuzken baş kaldırılmaz.
Buraya gelmek kolay olmadı. Yolda boğazım daha da kurudu. İçimden “Birisi fark etse.” dedim. Fark edilmek istedim. Çünkü susuzluk öyle bir şey, insanın kendi kendine halledebileceği bir şey değil. Oturdum işte. Oturmak bazen yetmeli insana. Oturuyorsam, susadığımı anlamaları gerekmez mi?
Garson ayakta duruyor. Ayakta durmak ne kadar güçlü bir şey. Ben oturuyorum. Ayakta duracak gücüm yok. “Bir şey alır mıydınız?” diye soruyor. Soruyorlar hep. Susuz bir insana soru sormak ne büyük saygısızlık.
Sonra anlatmaya başlıyorum. Dilimi damağıma sürtüyorum, yutkunuyorum. “Bazen…” diyorum, “… insanın ağzının içi yapış yapış olur. Konuşurken ses boğazda kalır, yutkunmak ister ama yutkunamaz. Dudaklar birbirine değdiğinde rahatsız edici bir his olur.” Boş boş bakıyor, anlamıyor. O da anlamıyor beni. Beni zaten kimse anlamıyor.
Sandalyede doğruluyorum. Kupkuru olan dudaklarımı bir keçe gibi birbirine sürtüyorum. Etrafa bakıyorum. Kimsenin umurunda değil. İnsanlar ne kadar da acımasız olmuşlar. Susuz kalan bir adama karşı kayıtsızlık, akıl alır gibi değil. Fark etmiyorlar bile beni. Garson bakmaya devam ediyor. “Ne arzu edersiniz?” diyor. “Sesim çıkmıyor.” diyorum. Elimle boğazımı gösteriyorum. Anlasana artık diye geçiriyorum içimden. Annem olsa anlardı. Bunlar anlamıyor beni. Kuru kuru öksürmeye başlıyorum. Ne kadar da bitkin hale geldiğimi fark ediyorum. Bir saat önce hiçbir şeyim yoktu. İnsanın başına bazı şeyler bir anda geliyor. Garson hala bakıyor. Ne kadar saygısızca. Kim aldı bunu işe? İnsanın halinden anlamayan garsonu at çöpe gitsin. Tomarla para alıyordur bir de. Sinirlenmeye başlıyorum ama sinirlenmeye bile dermanım yok. Dağ gibi adamdım. Elimi havaya kaldırıyorum, “Bunun normal olduğunu düşünen var mı?”. Kimse cevap vermiyor. Belki de sesimi duyuramadım. Acı içindeyim. Anlamıyorlar.
Boğazımı temizliyorum. Kuru, kısa, çatlak bir ses çıkıyor. Yan masadaki kadın kaşlarını çatıp bakıyor. Duydu demek ki. Garsonun yaptığı terbiyesizliği de görmeli. Susadığımı gördüğü halde bir su getirmiyor bana. Kadının olduğu masaya gidiyorum. Boğazımdaki kuruluğu işaret ediyorum, parmağımı orada tutuyorum, sanki birazdan sesim oradan tamamen kopacak. “Bakın…” der gibi parmağımı boğazıma vuruyorum, gözlerimi istemsizce kısıyorum. “… bazı durumlarda insanı görür görmez anlarsınız.” diyorum kuru çatlak bir sesle.
Yan masadakiler homurdanıyor. Garsona kızdıklarından eminim. Halimi görüyorlar sonuçta. Susamış bir adamı ne hale getirdiğini herkes görmeye başlıyor. Homurdananların yanına gidiyorum. Ayaklarım artık güçsüzleşmiş. Yürümüyor sanki sürünüyorum. Sağ ayağımı ileri atarken sol ayağım istemsizce sürükleniyor. Kambur da durmaya başladım sanırım. Susuzluk beni bitirmeye başladı. Yan masaya da parmağımla boğazımı işaret ediyorum... Kısa bir kuru öksürük çıkıyor. Sesim artık çatallı ve hiç çıkmıyor. “İnsan… öhhöö… halinden… öhhö… anlaşılır… öhhö… sanırdım.” diyorum. Gözlerimden istemsizce yaşlar dökülüyor. Kimse halimden anlamıyor.
Bir bardak devriliyor. Kimin devirdiğini kimse bilmiyor. Ben devirmedim ama olmuş. Su masanın kenarından akıyor. O suya bakıyorum. Uzun uzun. Akışı izliyorum. Ayakkabıma gözüm ilişiyor. Ayakkabıma da gelmiş. Ağlamaya başlıyorum. İhtiyacım olan bu, diyorum içimden. Ama insanlar karşılıklı oturdukları masalarda kahkaha atmaya devam ediyor. Tatlılarını yiyip sohbet ediyorlar. Halimi gören yok. Garsonla göz göze geliyorum. “Acaba bu defa anladı mı susadığımı?” diyorum. Yine anlamamış. Anlamadığı gibi başka masalara gitmiş. Garsonun yanına giderken bir masaya çarpıyorum. Düşecek gibi oluyorum. Nasıl bu hale geldim hiç bilmiyorum. Herkese söylüyorum, “Boğazım kurudu, sesim çıkmıyor.” diyorum. Daha ne diyebilirim? Bir kişi de anlamaz mı susadığımı. Bir kişi de su getirmez mi? Susadım, yahu susadım. Daha ötesi var mı bunun? Bunlar hep garsonun yüzünden. Bir suyu çok gördü bana. Çıkmak için kapıya yaklaşıyorum. Gözüm kararıyor birden. Kendimi yerde buluyorum. Sanırım bayılmak üzereyim, anladım. Ben bu hale düşecek adam mıydım? Gözlerim kapanırken bir ses duyuyorum,
“Garson bey, su alabilir miyiz buraya?”
Tuba Gevrek
Kırıkkale, 2026