Deli Şubat

Dijital kalabalıklar içinde aslında ne kadar yalnızız? Kibirli şubat ayında gelen bir hastalıkla sahte hayatından uyanan Hikmet'in çarpıcı öyküsü. Kazım Bilgeçli'nin kaleminden.

ÖYKÜEDEBIYAT

Kazım Bilgeçli

6/8/20265 min read

Hikmet, pencerenin önüne koyduğu menekşeye, “Günaydın, ikimizi bir araya getiren ve beni kendimle yüzleştiren o deli aya girdik. Nasıl da belli, öyle değil mi? Bak, yine kara bulutlar kaplayıverdi gökyüzünü.” dedi. Sesi, eski günlerin hüznünü, şimdinin şükrünü taşıyordu. Önce bir, sonra iki; derken şubat ayının ağırlığıyla yüklü bulutlar içlerini pencereye döktü. Hikmet, parmağıyla cama düşen damlanın bir sonrakiyle karışarak büyümesini, farklı yönlere zikzaklar çizerek aşağı doğru kayışını bir süre takip etti.

Pencerenin yanına bir sandalye çekti. Başladı menekşeye anlatmaya.

“Biliyor musun, ben şubat ayını hiç sevemedim,” dedi; aldığı derin nefesi, özlem duyduğu ama bıraktığı sigaranın dumanını üfler gibi verirken menekşesine eğilerek. “Şimdi sen ‘neden?’ diye soracaksın. Söyleyeyim: Sevgi arsızlarını şımartan, ucuz bir gösteri sahnesi de ondan. Mutlu yalnızların üzerine kül serpen, sevgiye aç yürekleri sahte gülücüklerle acıtan On Dört Şubat’ı içinde yaşatan bencil bir ay da ondan. Dört yılda bir yirmi dokuz gün olup sonra tekrar yirmi sekiz güne dönen; kendinden daha fazla güne sahip aylara kafa tutan, kibirli bir ay da ondan. Hayatımın, sandığımın aksine, pamuk ipliğine değil kılcal bir damara bağlı olduğunu ben bu ayda öğrendim. Ben bu ayda sandım, sınandım ve uyandım. Sandığım yıllarda; yalanın gerçek sayıldığı, gözlerin manasız baktığı, yüreklerin hissiz çarptığı, yüzlerin sentetik güldüğü, kulakların vicdana sağır olduğu bir gezegende yaşadım. Mavi ekranlarda, hiçken çok olduğumu sandım. Sarılıp güldüklerimin dostluğuna inandım. Sanal dünyamda, farklı ülkelerden tanımadığım insanların şişirdiği boş egomla balon misali yükselirken, aşağıda kalan gerçekler küçüldü. Yalanlar o zamanlar daha kolay, daha tatlı geliyordu.”

Hikmet başparmağıyla menekşenin yaprağını okşadı ve devam etti. “Bakma bana öyle; insan hata yapar. Çünkü yaşar. Hatalar yoluna saptığımızda buluruz gerçeğin pusulasını. Bu ekran dünyası insana bildiğini unutturur; özünün üzerini katman katman kaplar, sana benzeyen bir yabancıya dönersin; haberin bile olmaz. Benim de olmadı. Etrafımda sanal rakamlardan mis kokulu baloncuklar giderek arttı. Bir gün göğsüm yanmaya başladı. Aldırmadım. Ertesi gün yürüdüğüm mesafeyi yürüyemez oldum, konduramadım. Ne olabilirdi ki? ‘Aman ha, kalp olmasın.’ diyenlere gülüp geçtim, ‘Nasıl olur?’ dedim. Hadi doğruysa? Taksiye binip hastaneye gittim. Testler, tahliller yapıldı; cızırtılı cihazlar, kalbimden geçenleri okuyarak karmaşık çizgiler hâlinde çıkardı. Başka bir dilde yazılan raporlar doktor tarafından anlayacağım dile çevrildi: ‘Dört damar tıkalı, acil operasyon.’ Kendime yakıştıramadım. Üzerimde kırmızı montum, kulaklarımı örttüğüm gri şalımla, karla kaplı olmasına aldırmadan bir banka oturdum. İnadına bir sigara yaktım; yüzümü önüme eğip kimseye göstermeden, kırmızı montuma düşen damlaları saydım. Kimse neye ağladığımı anlamadı; sadece merakla, üzülerek, endişeyle baktılar. Bir şey sormadılar. Soramadılar. İşte o anda, sanal dünyada köpüklerle dolu küvetin içinde uzanırken, dumanlı içkimi yudumladığım mavi kristal kadeh elimde patladı. Banyo hastane odasına, küvet hasta yatağına, kadeh ameliyat giysisine döndü.O günden sonra ne şubat ayını ne de yağan karı sevdim. Kırmızı montumu, parkta kulaklarımı örttüğüm gri şalımı kapıcıya verdim. Hastaneye gittiğim duraktan da taksiye binmiyorum artık. Tıkalı damarlarım açıldı. Hastanede zafer işaretiyle paylaşımlar yaptım. Bir zamanlar pıtrak gibi patlayan dost rakamlar, geriye doğru akmaya başladı. Sınanıyordum. Ekranı, “Geçmiş olsun.” yazmaya üşenen parmakların bir emoji gönderisiyle arada bir parlayıp söndü. Birde baktım elimde, susuz kalmaya alışmış birkaç çiçek ve bitkinin inatla yeşerdiği toprak kalmış. Ya işte böyle, menekşe… Dağa taşa, eğlenceye, dansa, sohbete, muhabbete dönen tekerler; seni evin önünde el sallayarak bekleyenler bir anda yok oldu. Hastaneden çıkınca, taksinin arka tozlu koltuğuna yattım. Yanımda ablam. ‘Senin hiç mi arkadaşın yok, gelip eve bıraksalardı bari?’ sorusuna verecek cevabımın olmaması, yenilenen kalbimde yaraların en derinini açtı. Bir gün evimin kapısı çaldı. Ablam açtı kapıyı. İçinde sebzeler, meyveler olan bir pazar çantası ve yanında da sen! ‘Hikmet! Biri buraya menekşeyle erzak bırakmış. Kim acaba?’ dediği sırada artık eskisi kadar davetkar gelmeyen ekran ışığı suç bastırır gibi yanmıştı: ‘Geçmiş olsun Hikmet Abi. Yeni duydum. Acil şifalar dilerim. Hastaneden de yeni çıkmışsın, mikrop kapma diye evine girmek istemedim. Cumartesi pazarına gitmişken sana da birkaç şey aldım. Menekşe de sana arkadaşlık etsin diye abi. Bir şeye ihtiyacın olursa mutlaka yaz.’ Unuttuğum bir duygu tüm vücudumu ürpererek nasıl da yayılmıştı içime. Tekrar tekrar okumuştum.”

Saksıyı kucağına alan Hikmet devam etti. Yarenine anlatıyordu sanki. “Sanal dünyanın akışında bağıra çağıra dalga geçerken, girdabından kurtulacağımı sandım hep. Egom havasını yitirirken; yüzleşmenin derininde vurgun yemekten korktum. İçimde hakikatin beslediği kaygılar usul usul büyüdü. Tutunmaya çalıştığım balonlar elimde patladı. Pencerenin perdesini açtığımda dizinin altında giydiği siyah eteği, elinde pazar poşetleri, üzerinde yeşil montu ve açık bıraktığı saçlarıyla Zeynep’i gördüm. Yılda bir, bilemedin iki kere aradığım; saniyelerle beslediğim arkadaşımı… İyi günlerimde aramadığım, işim düşünce ‘çok özledim’ yalanıyla mesaj attığım arkadaşım, en kötü günümde yanımdaydı. Tüm içtenliği, samimiyeti ve iyi niyetiyle… Her zaman olduğu gibi. Yıllarca saatlerle, günlerle beslediklerim doymadı da saniyeye kanaat edenler artanı paylaştı benimle. Ablama sarıldım. Ama ağlamadım. Çünkü artık uyanmıştım.”

İşte böyle menekşe… Zaman kıymetli; tadını çıkararak yudumlamanın, yanında tatlı şeyler atıştırıp şöyle bahar kokulu şerbet tadında sohbetlerle her saniyeyi gün gibi yaşamanın zamanı geldi de geçiyor. Özünü kaplayan nasırı törpüleyip onunla tekrar tanışmalı insan. Başımıza gelen her kötü şeyin aslında yeni bir kapı açmak için olduğunu anlayıp hayata umutla gülümsemeye devam etmekten başka yol var mı? Başıma bunlar iyi ki geldi. Sen geldin, menekşe. Deli Şubat yine yaptı yapacağını. Bak! Yağmur durdu. Gökkuşağı çıktı, gördün mü?

Kazım Bilgeçli

Ankara, 2026

Düşün Dünya

Çevrim içi düşünce ve kültür platformu.

Bize Ulaşın

dusundunya@gmail.com

© 2025. All rights reserved.