Anahtar
Ayla Burçin Kahraman’ın yeni öykü kitabı 'Oyun Değil' üzerine derinlikli bir inceleme. Yıkık bir şehrin sokaklarında aile, kayıp ve köklerimizi keşfedin.
İNCELEMEEDEBIYATÖYKÜ
Özlem Özağaç
6/6/20262 min read


Yazar: Ayla Burçin Kahraman
Kitap: Oyun Değil
Yayınevi: İthali Yayınları
Sayfa Sayısı: 98
Ayla Burçin Kahraman Şubat 2026’da ikinci öykü kitabı “Oyun Değil” ile okurlarıyla yeniden buluştu. İlk kitabı “Onuncu Ay” üzerine bir yazı kaleme almıştım. İlk olamayacak kadar iyi bir kitap demiştim “Onuncu Ay” için, bu sebeple ikinci kitapta beklentimin yüksek olması gayet doğaldı. Satışa çıktığı gün sipariş verdiğim “Oyun Değil” ben Ankara’dayken Almanya’ya ulaştı. Eve döndüğümde merakıma yenik düşüp onca işin arasında ilk olarak Ayla Hocamın yeni öykülerini okudum.
Kitabın ithafı yıkık şehrin çocukları'na… Okuru şehirde adım adım gezdiren yazarın, Görünmez Kentler’den seçtiği epigraflar öykülerin ruhundaki ortaklığı perçinliyor. Dokuz öykü aynı şehrin farklı sokaklarında can buluyor. Öyküler şehrin sokaklarında birleşse de hepsi kendi kabuğuyla şehrin yarasının bir parçası.
Kitaba; başlığı yarım, tırnağı açık bir öyküyle başlıyoruz. “Her Yer Karanlık… Eşinin gidişine alışmaya çalışan Cemil’in özlemi öfkeye dönüyor. “Sanki bir makas evin can damarını kesmiş, her şeyin kanı çekilmişti.” Aklında sorular… Merakını yenmek için her şeyi yapıyor da elindeki zarfı açıp okumuyor. Şehir yıkılmasaydı, Caner babasını aramasaydı…
Şehrin sokaklarında yürürken bir ev daha. “Bedenine açılan delikten ılık ılık toprağa karışacaktı Sultan. Oğlu gibi.” Yüreği yangın yeri Sultan’ın. Bilmiyor ki oğlunun nasıl gittiğini? Avluda kadınlarla otururken duydu. “Kalenin arkasındaki harabe evlerin birinde bir remmal varmış. Remil çekip kum falı bakarmış.” Ne olacaksa olsun diyerek gidiyor Sultan. Remmal oğluna ne olduğunu söylemedi ama belki de Sultan’a kaybettiği ışığı buldurdu. Sultan o gece derin bir uykunun kucağına bıraktı kendini.
Avluda oturan kadınlardan biri daha… Temizliğe gidiyor hiç bilmediği mahalleye. Önce sigarasını içiyor. “İzmariti aşağı fırlatıp ardından bakıyorum. Havada savrulup giderek küçülüyor. Uzaklaştıkça görünmez oluyor. Düştüğü yer seçilmiyor.” Camlar illa ki silinecek. Sonra… “Gün çekildikçe hava buz kesiyor. Rüzgârla savrulan toprak kokusundan midem bulanıyor. Cama yaslanıyorum.” Biri sesini duysa ya da kapıda bir anahtar olsa…
Anlatıcı tercihiyle karakterlere olan mesafesi dikkatimi çektiği için “Asker” öyküsünü de anmak isterim. Anlatıcı, anneyle görünür bir bağ kuruyor, öykünün kamerası annenin hemen üstünde. Baba, oğul ve kutsal ruhun apoletli temsili dede de annenin göz hizasından sahnedeler. Öyküde bir ara “Masanın dengesi bozuluyor. İki tarafa yalpalıyor tahta iskelet.” Sonra şehrin bir sokağı daha sarsılıyor.
Öyküler aile ilişkilerimizi, bağlarımızı, değişen çağla birlikte hayatımıza giren sosyal medya alışkanlıklarımızı ve daha fazlasını düşünmemizi sağlıyor. Ev nedir, aile ne demektir, kan bağı nedir? Şehirde adım atarken kendi sokağımızı arayabilir, köklerimizin peşine düşebiliriz. Ya da sadece dinleriz. Şehir bizimle konuşacaktır.
“Bir kentte hayran kaldığın şey, onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır.”
Yazara, kente, köklerimize teşekkürle…
Özlem Özağaç
Almanya, 2026
“Etrafında ne kadar karanlık var bunu bilmek istiyorsan gözlerini kısıp uzak, zayıf ışıklara bakmalısın.”
I.C.